'Yazılar' kategorisi için arşiv

İstatistikler

En çok okunan yazılar:
1-Şam’da Arapça Eğitimi - 3,371
2-Arapça-Türkçe / Türkçe-Arapça Online sözlük - 2,709
3-Limonata yapımı - 1,416
4-Online Arabic - Online Arapça Dersleri - 1,325
5-İstanbul’un ilçe isimlerinin anlamı - 409 defa okunmuş.

En çok ziyaretçi gönderenler

(WordPress dashboard ve etiketler haricinde)
1-eminimsi.com‘dan 130
2-gitarTELi‘nden 86
3-aysunyollardagezer‘den 75
4-Kievistanbul‘dan 64
5-hafif.org‘dan 55 ziyaretçi gelmiş.

Diğer bağlantılar:
WordPress dashboard’dan 280
Güzel sözlerden 234
Tebessümden 133
Şampiyon bloglar liginden 83 kişi gelmiş.

En çok tıklananlar:
1-Arapçasözlük.net‘e 381
2-Onlinearabic.net‘e 371
3-Ebunur Üniversitesi internet sitesine 191
4-Şam Üniversitesi internet sitesine 179
5-Kaç kişi online zımbırtısına 170
6-gitarTELi‘ne 108 ziyaretçi yollamışım.

Arama motorları:
856 kere Limonata yapımı
655 kere Volkan Demirel
635 kere Aşk
521 kere Mefeka
298 kere de Arapça Türkçe yazmışlar blogumu bulmuşlar.

Göze çarpanlar:
1-Hanzala
2-Nietzsche’nin Öyle bir hayat yaşıyorum ki başlıklı şiiri
3-Yumuşak G harfine alternatif isimler
4-Gemileri yakmanın hikayesi
5-Kısaltmalar
6-Panoramik İstanbul Fotoğrafları
7-Hoobastank-The Reason
8-The Fray-How to save a life
9-İstanbul

Bu kadar ayrıntıyı Devlet istatistik enstitüsü bile veremez. Bundan iyi Şam’da kayısı. İyi bloglamalar.

.

Kininizle geberin!

İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler, siz kitap(lar)ın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştukları zaman “inandık” derler. Başbaşa kaldıkları zaman da kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: “kininizle geberin!”. Şüphesiz ki Allah göğüslerin (gönüllerin) özünü bilir. (Ali İmran 119)

Müminler! Siz öyle kimselersiniz ki, onları, yani kendinizden başkasını da seversiniz. Müslümanın şiarı budur. Herkesin iyiliğini ister, herkese hayırhah (iyiliksever) olur, sevgi gözüyle bakar, haklarını korur, fesattan sakınır, kimseyi belaya sokmak istemez. Fakat Mümin ve Müslüman olmayanlar size karşı öyle değildir. Onlar sizi sevmezler. Bunun böyle olmasının sebebi de siz Müslümanlar bütün kitaplara iman edersiniz ve tamamen iman edersiniz. Onun için herhangi bir kitaba mensub olanların ve hatta mensubluk iddiasında bulunanların kendilerine iyi nazar (bakış)ları kadar sizin de onlara iyi nazar (bakış)ınız bulunur. Çünkü imanın gereği budur. Fakat böyle olduğunuz halde onlar öyle değildirler. Sizin kitabınıza inanmazlar, küfrederler; inandıkları kitaba da -yukarda görüldüğü üzere hepsi tamamıyla inanmış değildir. Buna göre Müslümanların, Müslüman olmayanlara karşı bakışları ve muameleleri Mümine yakışır olduğu halde; Müslüman olmayanların Müslümanlara bakış ve muameleleri -inançları gereğince daima ve zorunlu olarak kâfirce olur. Bundan dolayıdır ki hakiki bir Müslüman, herkesin işlerinin sırdaşı olmaya layık olduğu halde; Müslüman olmayanların Müslümanlara sırdaş olması hem kendilerine, hem Müslümanlara zarardır. Netice olarak Müslümanın vicdanı temiz ve geniş, diğerleri ise dar ve bulaşıktır. Üçüncü olarak, münafıklar yüze karşı gelince “biz Müminiz” derler; fakat tenha kaldılar, meydanı boş buldular mı iman ehline kinlerinden parmaklarını ısırırlar, daima diş gıcırdatır dururlar.

İslâm’dan önce Medine’de Araplarla yahudiler arasında dostluk anlaşmaları vardı. Müminler İslâm’dan sonra da Yahudilerle bu dostluğu devam ettirmek istediler. Fakat Yahudiler ve münafıklar görünüşte dost gibi davransalar da her fırsatta Müminlerin aleyhine çaba harcıyorlar, özellikle Hz. Peygamber’in askerî planları hakkında Müslüman dostlarından edindikleri bilgileri müşriklere ulaştırıyorlardı. Bu sebeple yüce Allah kâfirlerle münafıklara karşı müminleri uyararak onlardan sırlarını söyleyecek kadar samimi dostlar edinmemelerini, onlara karşı ihtiyatlı davranmalarını, gerçekte düşman oldukları halde dost görünenlere sırlarını açmamalarım emretti.

Kur’ân-ı Kerîm birçok âyette Müminlerin birbirlerinin dostu ve kardeşi olduklarını bunların dışındakilerin ister dinsiz isterse yahudiler ve hıristiyanlar gibi Ehl-i kitap olsun, Müslümanlann hayatî önem taşıyan sırlarını öğrenecek derecede dostları olamayacaklarını ifade buyurmuştur. Çünkü genellikle onlar birbirlerinin dostu Müminlerin düşmanıdırlar. Kuran ‘ın bu emrinde yadırganacak bir durum yoktur. Nitekim âyetin akışında her iki tarafın birbirlerine karşı takındıkları psikolojik ve toplumsal tutum ve davranışları anlatılarakMüslüman olmayanları sırdaş edinmeme gereğinin gerekçeleri açıklanmıştır:

a) Müslümanlardan olmayanların sürekli olarak Müminler aleyhinde çalışmaları, onlara zarar vermeleri ve içlerinde fesat çıkarmaya gayret etmeleri.

b) Müminlerin sıkıntıya düşmelerinden memnun olmaları.

c) Müminlerin aleyhinde sürekli olarak propaganda yapmaları ve onlara karşı içlerinde kin beslemeleri.

d) İnançları gereği Müminler, herkesin -bu arada kâfirlerin ve münafıkların dahi- iyiliğini İstedikleri, onların hukukunu gözettikleri ve onlara sevgiyle yaklaştıkları halde onların Müminleri sevmemeleri ve haklarında iyi davranmamaları.

e) Müminler ilâhî kitapların tamamına inandıktan ve bu kitapların mensuplarına saygılı davrandıkları halde kâfirlerin Kur’an’a inanmamaları, münafıkların da Müslümanlara karşı İkiyüzlü davranmaları, görünüşte müslüman olduklarım söyleyip gerçekte inanmamış olmaları ve inananlara karşı kin gütmeleri.

f) Kâfirlerin ve münafıkların, müminlerin birlik ve beraberliklerine, başarılarına, zaferlerine ve refahlarına üzülmeleri; başarısızlıklarına, yenilgi, hastalık ve benzeri sıkıntılarına sevinmeleri.

119. âyetin ilk cümlesi bazı müfessirlerce şöyle de yorumlanmıştır: Siz onları seversiniz, yani onların müslüman olmalarını istersiniz. Çünkü İslâm her şeyden hayırlıdır. Oysa onlar sizi sevmezler, yani sizin kâfir olmanızı isterler, kâfir olmak ise her şeyden kötüdür. “Yalnız kaldıklarında ise sîze karşı öfkelerinden parmaklarını ısırıyorlar” cümlesi münafıkların müminlere karşı besledikleri kin ve nefretin şiddetini ifade eder. Bu sebeple onların görünüşte “inandık” demelerine ve sahte dostluk göstermelerine aldanmamak gerekir.

Rivayete göre zeki ve kabiliyetli bir kâtip olan Hireli gayri müslim bir genci devlet işlerinde istihdam etmesi Hz. Ömer’e tavsiye edilmiş; fakat Hz. Ömer “Müslümanlardan başkasını kendime sırdaş mı edineyim?” diyerek bu teklifi reddetmiştir. Meşhur müfessir İbn Kesîr bu rivayete dayanarak İslâm devletinin vatandaşı olan gayri müslimleri (zimmîler), devletin gizli işlerinde istihdam etmenin caiz olmadığını belirtir. Gerekçe olarak da bu vatandaşların, müslümanların sırlarını onlara düşman olan gayri müslimlere verebileceklerini gösterir.

Şüphesiz ki Mümin olmayanları sırdaş edinme yasağı, onlarla iyi geçinmemek anlamına gelmez. Toplum ve devletin emniyet ve selâmeti bakımından devlet sırlarını onlara verecek derecede kendileriyle samîmi olmak veya devletin sırlarını ya da menfaatlerini alâkadar eden önemli görevleri onlara teslim etmek sakıncalı olmakla birlikte, onlarla beşerî münasebetlerin iyi yürütülmesinde bir sakınca yoktur. Kur’an müslümanlara karşı düşmanca tavır almayan gayri müslimerle beşerî ilişkilerin iyi yürütülmesini, gerektiğinde onlara iyilik edilmesini, haklarında adaletli davranılmasmı tavsiye etmekte ve böyle yapanları yüce Allah’ın sevdiğini bildirmektedir. Samimi dost edinilmeleri yasaklananlar ancak İslâm’a ve müslümanlara karşı düşmanca tavır alanlar, onlarla savaşmak ve onları yurtlarından çıkarmak için birbirlerine destek verenlerdir. Bu tür gayri müslimlerle dostluk bağlan kuranları yüce Allah zalimler olarak nitelemiştir.

İslâm, dinin temel ilke ve amaçlarına ters düşmeyecek ölçüler içinde gayri müslimlerle ilim, teknik ve sanat alışverişinde bulunmayı yasaklamaz. Çünkü ilmin vatanı ve milliyeti yoktur. İlim müslümanın yitiğidir onu nerede bulursa alır. Bu konularda müslümanlar din ayırımı yapmaksızın herkesten istifade edebilirler ve kendi birikimlerinden başkalarını yararlandırırlar. Nitekim tarihte de böyle yapmışlardır.

120. âyette, kâfirlerin ve münafıkların Müsliimanlann en küçük başarılarına, birlik, beraberlik ve refahlarına tahammül edemedikleri; müminlerin başına gelecek kötülük ve sıkıntılara sevindikleri bildirilmiş; onların bu menfi tutumlarına rağmen Müslümanlara sabırlı olmaları, onlarla samimi dost olmaktan kaçınmaları, ancak onların hukukunu çiğnemekten de sakınmaları tavsiye edilmiştir. Zira bu davranış düşmanlıkların ortadan kalkmasına, dostlukların gelişmesine sebep olur. Nitekim Fussilet sûresinin 34. âyetinde, “Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!” buyurulmuştur. Âyette, bu tedbirler alındığı takdirde onların tuzaklarının Müminlere hiçbir zarar vermeyeceğine dikkat çekilmiştir. Allah’ın onların yaptıklarını hem bilgisiyle hem de kudretiyle kuşatmış olduğunun belirtilmesi, onların, Allah’ın bilgisi dışında ve izni olmadan hiçbir şey yapamayacaklarını ifade eder.

(Elmalılı Tefsiri – Diyanet Tefsiri)

.

Derdiniz varsa devası da var

Dedim: Çok yalnızım. Dedin: … فَإِنِّي قَرِيبٌ

Ben ki sana çok yakınım. Bakara-186

Dedim: Evet biliyorum sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim.

Dedin: وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَ دُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ

Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Araf-205

Dedim: Bu da senin yardımını ister.

Dedin: أَلَا تُحِبُّونَ أَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ

Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Nur-22

Dedim: Tabii ki, beni affetmeni çok isterim.

Dedin: وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ

Öyleyse Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe edin. Gerçekten benim rabbim, esirgeyendir, sevendir. Hud-90

Dedim: Çok günahkârım, bu kadar günahla ben ne yaparım?

Dedin:أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ

Allah’ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini.. ve Allah’ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi? Tevbe-104.

Dedim: Defalarca tövbe edip tövbemi bozdum, artık yüzüm kalmadı.

Dedin: اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (2) غَافِرِ الذَّنبِ وَقَابِلِ التَّوْبِِ

Allah aziz ve bilendir, o günahları bağışlayan ve kullarının tövbesini kabul edendir. Ğafir-2/3.

Dedim: Bunca günahım var,hangisinin tövbesini yapayım?!

Dedin: إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا

Allah bütün günahları bağışlayandır. Zümer-53.

Dedim: Yani yine gelsem yine beni bağışlar mısın?

Dedin: وَ مَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ

Allah’tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur. Ali İmran-135.

Dedim: Ne kadar güzelsin Allah’ım! Bilmiyorum bu sözlerin karşısında niçin böylesine içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum, seni çok seviyorum.

Dedin: إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَ يُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ

Şüphesiz ki Allah tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.

Birden İlahım ve Rabbim benim senden başka kimim var dedim.

Sen de أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ

Allah kuluna yetmez mi? (Zümer-36) dedin.

Dedim: Sen ki beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar iyisin ben ne yapabilirim?

Dedin: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا (41) وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا (42) هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا

Ey inananlar! Allah’ı çokça zikredin. Ve O’nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. Allah, müminlere karşı çok merhametlidir. Ahzap-41/43.

Kendi kendime dedim: Allah’ım seni çok seviyorum!

.

ÖSS’ye gireceklere altın öğütler

Pazar günü ÖSS sınavı yapılacağını duyduğumda hemen yerimden fırlayıp onca iş güç arasında klavyenin başına geçtim. Öğrencilerin bana ihtiyacı vardı.

ÖSS’ye yıllar önce girmiş, hem de iyi sayılabilecek bir derece elde etmiş birinin tavsiyeleri şüphesiz işe yarayacaktır. Ancak şu var ki; sınava girecek yaklaşık 2 milyon kişiden sadece 1 ya da 2’si aşağıda sıralayacağım öğütlerden nasiplenecek. Bunun sebepleri:

a) Bu sitenin günlük ziyaretçi sayısının Beşiktaş’ın toplam şampiyonluk sayısından bile az olması.
b) ÖSS’ye girecek öğrencilerin ekseriyetinin şu anda ebeveynleri tarafından gözaltında olması.
c) Yazının başlığını gören bir kısım öğrencinin “Öğüt manyağı olduk koçum, geç bunları” diyerek önyargılı yaklaşması.
d) Yaşça benden küçük olmalarına rağmen bana “koçum” şeklinde hitap ettiklerini varsaydığım öğrencilerin asabımı bozmaları…

Sebepleri fazla uzatmayalım ki, asıl konuyu bekleyen o şanslı 1-2 kişi de kaçmasın. Evet, başlıyoruz.

1-Sınavın yapılacağı okulu mutlaka önceden gidip görün. Bu size sınav gününde okulu bulamayan insanlara yardımcı olma fırsatı, daha da önemlisi bunların karşı cins olması halinde potansiyel sevgili bulma fırsatı verecektir.

2- Sınavın yapılacağı binayı mutlaka önceden gidip görün. Ulaşımı nasıl sağlayacağınızı, salonunuzun hangi katta olduğunu, binanın sıcaklık yalıtımını, depreme dayanıklılığını, orman arazisi üzerine inşa edilip edilmemiş olduğunu kontrol edin.

3-Okulun orman arazisi üzerine inşa edilmiş olduğunu öğrenirseniz bunu sakın umursamayın. Sakın sınav anında “Lan buraları eskiden ormanmış, belki de bu oturduğum yer bir tilkinin yuvasıydı, belki şu gözetmenin yerinde bir koala vardı” şeklinde düşüncelere kapılmayın. Bu düşünceler sizi sorulardan uzaklaştıracak, dikkatinizi dağıtacaktır.

4-“Sınav sabahı güzel bir kahvaltı yapın” öğüdünü sakın dinlemeyin. Bu yoğunluktaki bir stres altında yapılabilmiş tek güzel kahvaltı 1961 yılında İngiltere’nin Birmingham kentinde görülmüştür. Birmingham Futbol Kulübünün alt yapı seçmelerine gidecek olan Teddy Hopkins isimli genç, babasının ona yüklediği müthiş baskıya rağmen fevkalade bir kahvaltı yapabilmiştir. Sakın bu başarıyı tekrarlayabileceğinizi düşünmeyin.

5-Sınav binasına varınca hemen anne-babanıza ocağın altını açık unuttuğunuzu, hatta ütüyü de kedinin üzerinde unuttuğunuzu söyleyin. Bu onların hemen eve koşmasına, dolayısıyla sınav süresince aşağıda bekleyip sizi germemelerine vesile olacaktır.

6-Sınav salonuna asla cep telefonu getirmeyin. Böylece sınavdan sonra beş yüz bin kişiye aynı şeyleri söylemekten dolayı kaybedeceğiniz milyonlarca beyin hücrenizi korumuş olacaksınız.

7-Sınavda görevli hocaya ilk olarak “İstediğimiz sorudan başlayabilir miyiz?” sualini sorun. Bu hem sizi hem de salondaki diğer öğrencileri bir nebze rahatlatacak, lisedeki sınıfınızda olduğunuz hissini uyandırarak stresinizi alacaktır. Ne var ki, sınav salonu içerisinde “diğer öğrencilere kağıttan uçak fırlatayım da daha da bi sınıfta hissedeyim kendimi” şeklinde laubalileşmenin size hiçbir faydası dokunmayacak, hatta sınavdan atılmanıza sebep olacaktır.

8-Sınav gözetmeninin kopya çektiğinizi düşünmemesi için ilk yarım saat boyunca özgüveninizin zirvede olduğunu gösterin. Ağzınızı büzüp “Pehh, çerez gibi sorular, yutarım lan bunları ben” havasına bürünün. Yarım saat sonunda gözetmen kopya çekecek bir insan olmadığınızı düşünecektir. Bu süre sonunda özgüveninizi o eski düşük seviyesine indirip soruları çözmeye başlayabilirsiniz.

9-Dışarıdan gelen korna seslerini kafanıza takmayın. Korna çalan bir sürücünün on binlerce ebeveyn tarafından linç edildiğini hayal edin. Nitekim tam da bu sırada hayaliniz gerçekte de yaşanıyor olacaktır zaten.

10-Bilemediğiniz soruda fazla zaman harcamayın. Hemen yanınızdaki öğrencinin cevabına bakın. Onun da yapamadığını gördüğünüzde rahatlama hissinin sizi sardığını fark edeceksiniz.

11-Sınav boyunca asla “Ya kazanamazsam” diye düşünmeyin. Mantıklı olun, burada kazanamayacak olan siz değilsiniz. Gerçek şudur ki; bu ebeveyninizin sınavıdır. Siz sadece onlar adına iş takibi yapan biri gibisiniz.

12-Sınav süresince asla “Sınavda başarılı olamazsam annem babam kahrolur” şeklinde vehimlere kapılmayın. Böyle düşünceler aklınıza geldiğinde hemen “Babam beni sürekli döven biri, içip içip eve geliyor, kendisinin seri katil olduğunu bilmiyorum sanıyor. Hele anneme ne demeli, işi gücü arkadaşlarıyla konken oynamak, uyuşturucu bağımlısı olduğunu saklamaya çalışıyor, üstelik alkolik. Birbirleriyle para için evlenmişler, nasıl oluyorsa artık. İkisi de birbirinden beter” temasıyla bir senaryo kurun kafanızda. Böylece onlardan bir süreliğine nefret edecek ve stresinizi yenmiş olacaksınız.

13-Sayısal bölüm bittiğinde pi sayısının değerinin 3,14 olduğunu hemen unutmaya çalışın, çünkü sözel bölümde bu bilgi hiçbir işinize yaramayacaktır. Pi sayısının değerini unutmak için kendi kendinize bir süre “Pi sayısının değeri 3,17’dir, yok yok 4,78’dir, oha lan 5,99’dur” şeklinde tekrarlayarak aklınızı karıştırın. Bir süre sonra bu gereksiz bilgiyi unuttuğunuzu fark edeceksiniz.

14-Eğer sınav sonucu hakkında çok iyimser değilseniz, sakın cevap kağıdına düzgün işaretleyip işaretlemediğinizi kontrol etmeyin. Burada yapılacak yerinde bir kaydırma sonucu en büyük sıkıntınızın Boğaziçi Üniversitesi’nin gelecek Bahar Şenlikleri’nde hangi kıyafeti giyeceğiniz sorunu olması işten bile değil.

15-Bahar Şenlikleri’nde hangi kıyafeti giyeceğiniz sorununu sakın sınav vaktinde çözmeye çalışmayın. Bu konuda size yardım edecek birçok insan olacaktır.

16-Tuvaletiniz gelirse tutun… Tutun…. Tutun….. Şimdi bırakın..

17-Sınavdan sonra sakın kafa dağıtmaya falan gitmeyin. Babanız bunun için zaten sizi bekliyor olacaktır. Sınavınız çok çok iyi geçtiyse bir parça eğlenebilirsiniz.

Bunları dikkate alırsanız sınavda başarılı olma ihtimaliniz yüksek. Ama tabii sonrasında bir de tercih meselesi var. Uyduruk tercihler yapmadan önce bir hafta sonra yazmayı planladığım, ama muhtemelen bir ay sonra yazacağım “adam gibi tercih yapın len” başlıklı yazımı bekleyin.

(Kaynak : HakimTürkmen)

.

Siyonizme Karşı Direniş ve Boykot

İslam topraklarını, bunlara saldıran veya işgal edenlerden kurtarmak Cihaddır. Bunlar İslam düşmanlarıdır. Bu Cihad kesin bir yükümlülüktür ve kutsal bir görevdir ve öncelikle o toprakların insanları üzerinedir. Eğer o topraklardaki Müslümanlar yeterli direniş yapamazlarsa, komşu ülkelerin Müslümanlarının yardım etmesi gerekir. Eğer bu da yeterli olmazsa, dünyadaki bütün Müslümanların yardım etmesi gerekir.

Filistin, Müslümanların ilk Kıblesinin bulunduğu topraklardadır, İsra ve Miracın gerçekleştiği yerdir, El-Aksa’nın ve kutsal toprakların bulunduğu yerdir. İşgalciler, inananlara karşı en fazla düşmanlığı besleyen kimselerdir ve dünyadaki en güçlü devlet tarafından desteklenmektedirler – ABD - ve aynı zamanda dünya Yahudi lobisi tarafından da destekleniyorlar.

Bir toprağı alıp içinde yaşayanları sürenlere, kan akıtanlara, onur kırıcı davranışlarda bulunanlara, evleri yerle bir edenlere, tarlaları ateşe verenlere ve ülkede anarşi çıkartanlara karşı Cihad etmek bir yükümlülüktür. Cihad bütün yükümlülüklerin en üstündeki yükümlülüktür ve Ümmetin öncelikli görevidir. Müslümanlar bununla emrolunmuşlardır. İlk önce söz konusu topraklardaki insanlar, bundan sonra onların komşuları ve son olarak bütün Müslümanlar. Şiddet yanlılarına karşı hepimiz bir bütün olmalıyız. Biz İslam ile birleşiyoruz, Şeriata inanç konusunda birleşiyoruz, Kıbleye inanç konusunda birleşiyoruz, ve aynı zamanda acı ve ümit konusunda da birleşiyoruz. Allah Teala’nın dediği gibi: “Aslında sizin Ümmetiniz tek bir Ümmettir.” (Kur’an, 21:92). Allah Teala aynı zamanda şöyle diyor: “Kesinlikle, inananlar ancak kardeştirler.” (Kur’an, 49:10). Allah’ın selamı ve rahmeti üzerine olsun, Peygamberimizin şöyle bir Hadisi vardır: “Müslüman, Müslümanın kardeşidir, ona zulüm edemez, onu yalnız bırakamaz, onun başına bir kötülük gelmesine göz yumamaz.” (Müslim’den rivayettir)

Şimdi, EL-Aksa’da ve Filistin’in kutsal topraklarındaki kardeşlerimizi ve çocuklarımızı görüyoruz cömertçe kanlarını döküyorlar, Allah yolunda istekle ruhlarını teslim ediyorlar. Bütün Müslümanların ellerindeki her yol ile onlara yardım etmeleri zorunludur. (Yüce Kur’an 8:72’ye bakınız).

Eğer insanlar din adına yardım isterlerse onlara yardım etmemiz gerekir. Bu desteğin vasıtası düşmanın mallarına uygulanacak tam bir boykottur. Mallarının alınmasında kullanılan her lira, kuruş vs. Sonunda Filistin’deki kardeşlerimiz ve çocuklarımızın kalplerine sıkılan bir kurşuna dönüşmektedir. Bu nedenle, mallarını satın almayarak onlara yardım etmemek bir yükümlülüktür (İslam düşmanlarına). Onların mallarını satın almak zorbalığa, zulüme ve şiddete destek olmak demektir. Onlardan mal satın almak onları güçlendirir; bizim görevimiz onları mümkün olduğunca zayıf düşürmektir. Bizim yükümlülüğümüz Kutsal Topraklardaki direnen kardeşlerimizi mümkün olduğunca güçlendirmektir. Eğer kardeşlerimizi güçlendiremiyorsak, düşmanı zayıflatmak gibi bir görevimiz var demektir. Eğer onları güçsüz düşürmenin tek yolu boykot ise, onları boykot etmemiz gerekmektedir.

Amerikan malları, aynı “İsrail” malları gibi yasaktır. Bu malların reklamını yapmak da aynı zamanda yasaktır. Günümüzde Amerika ikinci bir İsrail gibidir. Tamamen Siyonist varlığı desteklemektedir. Zorba, bunu Amerika’nın desteği olmadan yapamazdı. “İsrail’in” her şeyi haksızca yok etmesi ve zarar vermesi Amerikan parasını, Amerikan silahlarını ve Amerikan vetosunu kullanarak gerçekleşmektedir. Amerika bunu onlarca yıldır, İslam aleminden bu zalimce ve ön yargılı konumu nedeni ile herhangi bir yaptırım veya protestoya maruz kalmadan yapmaktadır.

İslam Ümmetinin Amerika’ya “HAYIR” deme zamanı gelmiştir. Şirketlerine “HAYIR” deme zamanı, piyasalarımızı dolduran mallarına “HAYIR” deme zamanı gelmiştir. Amerika her ne üretirse onu yiyor, içiyor, ve giyiyoruz.

Hz. Ali, Allah kendisinden razı olsun, şöyle demiştir: “Üç düşmanınız vardır; sizin düşmanınız, sizin düşmanınızın arkadaşları ve sizin arkadaşınızın düşmanları.” Amerika günümüzde sizin arkadaşlarınızın düşmanı olmaktan da ötedir; kendilerini İsrail için yok edebilirler. Dünya çapındaki İslam Ümmeti 1.3 milyarlık nüfusu ile ABD ve şirketlerini boykot ederek onlara zarar verebilir. Bu dinimizin bize yüklediği bir sorumluluktur ve Allah’ın yoludur. Başka ülkelerden bir alternatif ürün olduğu halde Amerikan veya İsrail ürünleri satın alan her Müslüman haram bir davranış içine girmektedir. Açıkça büyük bir günah işlemektedirler. Bu Allah’ın kurallarına karşı bir suçtur ve bu Allah tarafından cezalandırılmayı gerektirir ve insanların da kınamasına yol açar.

“İsrail” ve Amerika’daki kardeşlerimiz onlarla anlaşma yapmaya ve ürünlerini satın almaya zorlanmaktadırlar. Allah sizden yapamayacağınız bir şeyi yapmanızı istememektedir; sadece yapabileceğiniz şeyleri yapmanızı ister.
Allah şöyle diyor: “Allah’tan, korkabildiğiniz kadar korkun.” (Kur’an 64:16)

Peygamberimiz, selam ve rahmet onun üzerine olsun, şöyle demiştir: “Eğer size bir şey yapmanızı emredersem, yapabildiğiniz kadar yapın.” Amerika’daki Müslümanlar, Müslümanlara karşı en az saldırgan olan şirketler ile çalışmalıdırlar, Siyonistler ile en az müttefik olan şirketlerle çalışmalıdırlar. Siyonist şirketleri yapabildiğiniz ölçüde boykot edin.

Araplar ve Müslümanlar Siyonizm’e meyilli olan ve İsrail’i destekleyen bütün şirketleri boykot etmelidirler, o şirketin ulusal merkezinin neresi olduğu önemli değildir (örn. Marks and Spencer) ve bunun gibi Siyonistleri destekleyen ve “İsrail” devletine yardım eden herhangi bir kimseyi de bu şekilde boykot etmelidirler. Boykot çok etkili bir silahtır, geçmişte ve yakın tarihte kullanılmıştır. Bu silah müşrikler tarafından Mekke’de Peygamber Muhammed, selam ve salat üzerine olsun, ve ashabına karşı kullanılmıştır. Onlara büyük zarar vermişti; hatta yaprak yemek zorunda bile kalmışlardı. Bu silah aynı zamanda Peygamberin, selam ve rahmet üzerine olsun, ashabı tarafından Medine’deki müşriklere karşı savaşmak için de kullanılmıştı. Yakın zamanlarda ise, ulusların sömürgeciliğe karşı verdikleri özgürlük mücadelesinde boykot silahını kullandıklarını görüyoruz. Buna ünlü bir örnek Gandhi’dir, koca Hindistan toplumuna İngiliz mallarını boykot etmesini söylemiştir ve bu çok etkili olmuştur. Bir boykot hareketi sadece bir ulusun ve kitlelerin elindedir. Devletler insanları belli bir ülkeden mal satın almak konusunda zorlayamazlar. Bu silahı, ulusal ve dinsel düşmanlarımıza karşı kullanalım ve hala hayatta olduğumuzu onlara gösterelim ve Allah istemedikçe bu Ümmet ölmeyecektir. Boykotun bir çok değişik etkileri vardır; bu silah Ümmetin kendilerini diğer insanların zevki için olan kölelikten nasıl kurtaracakları konusundaki eğitimlerini tazeler. Onlar bizlerin bu yararsız şeylere müptela olmamızı istiyorlar, oysaki gerçekte bunların bize zararı çok. Boykot, Müslüman kardeşliğin ve Ümmetin dayanışmasının bir çeşit dışa vurumudur. Her gün kurban veren kardeşlerimize ihanet etmeyeceğimizi söylemek bizim görevimizdir.

Düşmanımıza kâr sağlayacak işlerde yer almayacağız. Bu boykot sadece bir başlangıçtır; Peygamberler şehrinde ve Cihadın müstahkem cephelerinde kardeşlerimiz tarafından yapılan büyük direnişe yardımcı olacaktır. Eğer dünyadaki her Yahudi kendisini, İsrail’i elinden geldiğince destekleyen bir asker olarak düşünüyorsa, tabi ki samimi şekilde kalbini ve malını kullanan her Müslüman da El-Aksa’yı özgürlüğe kavuşturacak bir askerdir. Bir müslümanın yapacağı en temel hareket düşmanının mallarını boykot etmektir. Allah şöyle buyuruyor: “Ey siz inananlar, siz birbirinizin koruyucususunuz. Eğer siz bu görevinizi yerine getirmezseniz büyük tefrika ve karışıklıklar çıkar.”

Eğer Yahudi veya Amerikan mallarını satın alan tüketici büyük bir günah işliyorsa, elbette bu malları alan ve bir acente gibi davranan tüccar da en büyük günahkârdır. Şirket başka bir ad altında çalışıyor olsa bile, insanları kandırdıklarının farkındadırlar. Tüm dünya çevresindeki Müslüman Ümmet varlığını ve kutsal olanı koruma konusundaki hassasiyetini göstermeye davet edilmektedir. İslam Ümmeti kimin kendisine müttefik olduğunu ve kimin de kendisine düşman olduğunu bilmek zorundadır. Ümmet, kendisini zayıflığa ve bunalıma kaptırmamalı ve bu zorbaca barışı kabul etmemelidir. Bunu, Siyonistler zorla kabul ettirmek istemektedirler.

Allah şöyle buyuruyor: “Küçük düşerek barış için yalvarmayın, siz en üstünsünüz ve Allah sizinle beraberdir.” [Kur’an, 47:35]. Evleri kontrol eden kız kardeşlerimiz ve kız çocuklarımız bu konuda bir rol sahibidirler ve bu rol, erkeğin rolünden daha da önemli olabilir. Çünkü kadınlar evin ihtiyaçları konusunda yöneticidirler ve eve girmesi gereken şeyleri satın almaktadırlar. Erkek ve kız çocuklarının eğitilmesinde söz sahibidirler. Çocuklara Mücahid ruhunu aşılamaktadırlar ve onları, Ümmet ve davaları konusunda yapmaları gerekenler hususunda ve Ümmetin düşmanlarına karşı yapmaları gereken şeyler konusunda eğitirler, özellikle de boykot alanında. Çocuklar bunu anladıklarında, boykotu istekli bir şekilde devam ettireceklerdir ve daha sonra ebeveynlerine yol göstereceklerdir.

Allah’a inanan tüm insanlardan, Hıristiyanlardan ve diğerlerinden ve dünyadaki bütün hür ve onurlu insanlardan bizim yanımızda olmalarını istiyorum ve doğru ve gerçek olanı, yanlış olan karşısında ve haklıyı haksız karşısında desteklemelerini istiyorum. Zayıfların galip gelmesi için yardımcı olun. Bu insanlar her gün Allah yolunda, Kutsal Değerleri korurken öldürülmektedirler.

Aynı zamanda, dünya çapındaki Arap ve Müslüman ülkelerin çalışanlarından Filistinlileri haklı davalarında desteklemelerini ve güçlü zalimler karşısında harekete geçerek, yapabildikleri ölçüde ticaretlerine zarar vererek öfkelerini göstermelerini istiyorum. Son olarak her ülkedeki sağ duyulu, mantıklı ve tecrübeli kişiden bir boykot oluşturabilmek için birimler kurmalarını istiyorum, alternatifler oluşturmalarını ve olumsuz şeyleri önlemelerini ve kitleleri eğitmeye devam etmelerini istiyorum, ta ki, hak söz ayağa kalksın ve batıl yok olsun. Kesinlikle de öyle olacaktır.

“De ki ‘çalışın’, mutlaka Allah çalışmalarınızı görecektir ve Onun Peygamberi ve inananlar da göreceklerdir, Ahirete toplanacaksınız ve tanık olacaksınız ve ne yapa geldiğinizi öğreneceksiniz.”

“Bu Fetva Kitab ve Sünnetteki delillere ve Ümmetin görüş birliğine dayanmaktadır.” Allah en doğrusunu bilir.

http://www.inminds.com

Prof. Yusuf el-KARDAVİ

.

Boykot listesi:

.

(Kudüs Yolu)

.

‘Gazze’de insan kanı sudan ucuz mu?’


Bunu söyleyen Gazzeli bir anne. Sorusunu dünyaya soruyor ve cevabını veriyor: Bir Filistinlinin kanı sudan ucuzdur.

Bir başka anneyi konuşturuyorlar. İsrail’in soykırımına eşini, babasını, biri kundakta iki çocuğunu vermiş. Son sözü “Burada biz ölmüyoruz, burada insanlık ölüyor” diyor.

İsrail bombardımanıyla evi içindeki her şeyle birlikte harap edilmiş bir kadın konuşuyor: “Önce geldiler hepimizi dipçikle bir odaya doldurdular. Sonra evin her tarafını aradılar. Başta takılarımız olmak üzere yükte hafif pahada ağır neyimiz varsa aldılar. Sonra evimizi yerle bir ettiler.”

İsrailli askerler hırsızlık da yapıyor, cinayet de işliyor, çocuk da öldürüyor. Ve İsrail tüm dünyanın gözleri önünde soykırım yapıyor.

Tevrat “Öldürmeyeceksin!” diyor. Onlar bunu “Bebeğine varana dek öldüreceksin!” anlıyorlar.

Tevrat “Çalmayacaksın!” diyor. Onlar Gazzelileri öldürmekle yetinmeyip bir de gasp yapıyorlar.

Tevrat “Karşımda başka ilahların olmayacak!” diyor. Onlar “Yahve” yerine “Siyonizmi” geçiriyorlar.

Tevrat “Şabat gününü takdis etmek için onu hatırında tut!” diyor. Onlar Şabat gününde Gazeli çocukların üzerine ölüm yağdırıp soykırım gerçekleştiriyorlar.

Tevrat “Komşuna karşı yalan şehadet etmeyeceksin!” diyor. Onlar komşularını yeryüzünün en büyük ve en korkunç hapishanesinde açlığa, hastalığa ve soykırıma terk ediyorlar.

Tevrat “Komşunun evine tamah etmeyeceksin, komşunun karısına, yahut kölesine, yahut cariyesine, yahut öküzüne, yahut eşeğine, yahut komşunun hiçbir şeyine göz koymayacaksın!” diyor. Onlar komşularının topraklarını gasbediyor, ağaçlarını kesiyor, altyapılarını mahvediyor, kedilerine varana dek canlı her hedefi vahşice ölüm kusan silahlarıyla yok ediyorlar.

Gazze Yahudi ilahiyatına göre lanetli görüldüğü için Filistinlilere bırakılmıştı. Orada bir milyon beş yüz bin insan yaşıyor.

Dünyanın kilometrekare başına en yoğun insan nüfusunu barındıran yeri neresidir, biliyor musunuz?

Evet, bildiniz: Gazze. Kilometrekare başına tam 4100 kişi. Dünyada böylesine yoğun bir nüfusu barındıran bir başka memleket yok.

Geçen yıl ambargonun başlamasından bu yana zaten Gazze’de bir insanlık dramı yaşanıyordu. Ülkenin dünya ile bağlantısı kesilmişti. Su, elektrik, akaryakıt şöyle dursun, gıda ve ilaç gibi en temel insani ihtiyaçlar bile ambargo kapsamındaydı. İsrail uyguladığı ambargoyla açlığa, susuzluğa, hastalıktan kırılmaya mahkum etmişti Gazze’yi. Fakat bu da kesmemiş anlaşılan. Öldürmeden, kanını dökmeden, kan görmeden duramaz olmuş İsrail. “Alışkanlık kudurganlıktan beter” derler. Demek ki doğruymuş.

İsrailliler Gazze’ye dünyanın gözleri önünde soykırım uyguluyor. Tıpkı kendilerine M.Ö. 7. yüzyılda Asurluların, ondan yüz yıl sonra Babillilerin, M.S. 70′te Romalıların ve geçtiğimiz yüzyılda Hitler’in uyguladığı gibi.

İsrailli bakan yardımcısı geçtiğimiz hafta ayan açık Gazzelileri “Soykırım” ile tehdit etti. Tehdidin ardından İsrail ordusu sistematik bir soykırıma girişti. Bütün bunlar niye? Gazze gücümüze boyun eğmedi diye. Gazze Abbas gibi postalımızı yalamadı diye. Gazze başı dik duruyor diye. Ve yeryüzünde güce karşı boyun eğilmeyen nere var, orada İslam’ın olduğu bilindiği için.

Dünyanın jandarması ABD İsrail’i durdurmuyor. Bunu düşünmüyor bile. Hatta “dikkatli olmayı” telkin ediyor. Dünya kamuoyu bunu “dikkatli öldür” şeklinde, “soykırım yap, fakat soykırım deme” şeklinde, “öldür fakat eldiven kullan” şeklinde anlıyor.

İsrail’in katliamını dünya izlemekle yetiniyor. Tam bu sırada Başbakan Erdoğan’dan İsrail’in katliamını kınayan sözler yüreğimize su serpiyor. Bunun arkası gelir diye bekliyoruz. Gelmiyor.

İsrail ile 28 Şubat karanlığında yapılan anlaşmalar gözden geçirilmiyor. 28 Şubat’ın her alandaki tortularına bir biçimde el atılıyor. İş İsrail ile olan karanlık anlaşmalara gelince değişiyor. O alan tabu mu? Neden bu alana dokunulamıyor?

İsrail’in Türkiye ile girdiği ilişkilerin hiçbirinden Türkiye kârlı çıkmamıştır. Kârlı çıkan hep İsrail olmuştur. En kötüsü de İsrail’in cinayetlerine ortak olmaktır.

İsrail dünyaya üç şeyi bilmem kaçıncı kez öğretiyor:

1. Eşkıya dünyaya hükümdar olursa böyle olurmuş.

2. Güce tapanları güçten başka bir şey durdurmazmış.

3. Güç var ama güç ahlakı yoksa, orada insanlığın cenaze namazını kılmak lazımmış. Ve iş insanlığın cenaze namazını kılmaya gelmişse onun abdesti insan kanıyla alınırmış. Ey kayıp vicdan, hâlâ hayattaysan duy: Gazze ölmüyor, içimizdeki insan ölüyor!

Mustafa İslamoğlu

Cennete kimler girer?

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

62-“İman etmiş olanlar; Yahûdi , Hıristiyan ve Sabiî olanlar; bunlardan kim Allah’a ve Ahiret gününe inanır ve iyi işler yaparsa, onların ödülleri Rableri katındadır. Üstlerinde ne bir korku olur, ne de üzülürler.” (Bakara 2/62)

Kendine peygamber tebliği ulaşmayan kişi, sadece şirkten ve bildiği doğrulardan sorumlu olur. Peygamber tebliği ulaşan ise o peygambere inanmak ve onun gösterdiği gibi yaşamak zorundadır. Tebliğin ulaşması, peygamberin mucizesini, yani peygamberlik belgesini görmekle olur. Çünkü o zaman Allah’ın elçisini, gözüyle görmüş gibi kesin bilgiye ulaşır. Muhammed aleyhisselamın belgesi Kur’ân’dır. Kur’ân âyetlerini, kendi anlayacağı dille anlayarak okumamış veya dinlememiş kişilere de tebliğ ulaşmış olmaz.

Yukarıdaki âyetin bir benzeri Mâide suresinde geçer. O âyet, öncesi ve sonrasıyla şöyledir:

“De ki: “Ey kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirilmiş olanı uygulamadıkça bir değeriniz olmaz. (Ya Muhammed) Rabbinden sana indirilenler, onların çoğunun azgınlık ve inkârını kesin artıracaktır. Onun için bu kâfirler topluluğuna üzülme.

İman etmiş olanlar; Yahûdi , Sabiî veya Hıristiyan olanlar; işte bunlardan kim Allah’a ve Ahiret gününe inanır ve iyi işler yaparsa üstlerinde ne bir korku olur, ne de üzülürler.

”İsrail oğullarından kesin söz aldık ve elçiler gönderdik. Ama onlar, canlarının istemediği bir şey getiren elçilerden kimini yalanlamışlar, kimini de öldürmüşlerdir.”
(Mâide 5/67-70)

Konu ile ilgili bir âyet de şöyledir:

“Yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulacakları ümmi Peygambere uyanlara; işte onlara o Peygamber iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar. İyi şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Sırtlarından ağır yükleri, boyunlarından demir halkaları kaldırır atar. Kim ki ona inanır, onu saygıyla destekler, ona yardım eder, onunla birlikte gönderilen o Nur’a uyarsa; işte onlar umduklarına kavuşurlar.” (A’raf 7/157)

Bu üç dinde; Yahûdi , Sabiî ve Hıristiyanlarda Allah’ın varlığı ve birliği inancı ile Ahiret inancı vardır. Ayette geçen “iyi işler” kavramı, kişilerin bilgisine göre değişir. Yukarıdaki âyetlerin açıkça gösterdiği gibi onlardan kim, son peygamberin tebliği ile karşılaşırsa ona inanmak ve orada belirtilen iyi işleri yapmak zorundadır. Allah, bu konuda peygamberlerden kesin söz almıştır:

“Size kitap ve hikmet veririm de, sonra sizdekini doğru sayan bir elçi gelirse, ona muhakkak inanacaksınız ve yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” demişti. Onlar: “Kabul ettik” demişlerdi. “Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım” demişti.” (Al-i İmran 3/81)

Sonuç olarak yukarıdaki ayeti şöyle anlamak gerekir.

“İman etmiş olanlar; Yahûdi , Hıristiyan ve Sabiî (olup kendilerine Son Elçi’nin tebliği ulaşmış) olanlar; işte bunlardan kim (şirk koşmadan) Allah’a ve Ahiret gününe inanır ve iyi işler yaparsa, onların ödülleri Rableri katındadır. Üstlerinde ne bir korku olur, ne de üzülürler.” (Bakara 2/62)

Kaynak : Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır

Firavun’un büyücüleri

ŞUARA 29: Firavun Musa’ya dedi ki: Eğer sen benden başka bir tanrıda ısrar edersen, seni kesinlikle zindanda çürütürüm.

Hatırlattıkları: Her çağın Firavun’u, Tanrı’dan rol çalmaya kalkan sahtekârlardır. O sahtekârların sırtından geçinen bir yığın Firavuncu görürsünüz. Her Firavun’un bir Musa’sı vardır. Günümüzde de değişen bir şey yoktur. Alet değişir, adet değişmez…

ŞUARA 35: Firavun dedi ki: Musa büyüsüyle sizi kendi ülkenizden atmak istiyor.

Hatırlattıkları: Her Firavun, otoritesini sorgulayan herkesi ülkenin bekasına yönelik “birinci tehdit” ilan eder. İlk çığlık: “Vatan elden gidiyor!” çığlığıdır. Aslında elden giden vatan değil, Firavun’un ayrıcalıkları, sahte tanrılığı ve çıkarlarıdır. Bunu “ayrıcalıklarım elden gidiyor”, “maskem düşüyor”, “çıkarlarım zedeleniyor” diyemeyeceği için, “vatan elden gidiyor” makamında duyurur.
Yeni gibi görünse de Firavun ve Firavunluk kadar kadim bir taktiktir.

ŞUARA 41-42: Firavun’un emriyle toplanan büyücüler Firavun’a dediler ki: Şayet biz galip gelecek olursak bunun bize kazandıracağı bir çıkar olmalı değil mi?
Firavun dedi ki: Elbette! Siz bu sayede benim himayeye mazhar yakınlarım arasına gireceksiniz!

Hatırlattıkları: Firavun’un büyücüleri, ülkenin en tanınmış bilginleriydi. Kimya, simya ve fizik gibi bilimleri kullanarak illüzyon yapıyorlardı. Mesela içine cıva doldurulmuş derileri ısınmış bir platforma koyarak hareket eden bir canlı görüntüsü elde ediyorlardı.
Millet yutuyor muydu? Yutan yutuyordu. Yutmayan da Firavun’un korkusundan yutmuş görünüyordu. Kral çıplak diyecek kadar cesur olanlar da “Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik” deyip oyunu bozuyordu. Onlar en çok oyunu bozanlara bozuluyorlardı.
Firavun gibi bir zorbanın sorgulanmaz iktidarını uzatmanın bir ödülü olmalıydı. Sihirbazların bu işi “Allah rızası için” yapmadığını bilmek için müneccim olmak gerekmez. Onların derdi çıkarları. Haklı olarak “Musa’yı alt edersek bize ne var!” dediler. Firavun onlara “himayeye mazhar yakınlardan” olmayı, yani ayrıcalık vaat etti.
Eski Mısır’da krallık kanunu gereği Firavun’a dokunan öldürülürdü. Çünkü o “Amon-Ra”nın yeryüzündeki temsilcisi ve oğluydu. Yani “Tanrı” idi. Tanrı’ya dokunulamazdı. Dokunan ölürdü. Aslen Sudanlı siyah ırktan olan Firavun hanedanı, ufak tefek, 1.60 boyunda adamlardı. Fakat hiçbirinin bire bir heykeli yoktu. Hepsi en az aslının iki katı heykellerdi.
Tüm heykellerde istisnasız göze çarpan iki şey vardı: Göğüste çaprazlama kavuşturulmuş iki el, birinde zorbalığı temsil eden kamçı, diğerinde tanrılığı temsil eden halkalı haç. Böyle birine kim yakın olmak, onun sayesinde sayeban olmak istemez? Büyücüler buna tav oldular. Az şey mi; Firavun’un sayesinde dokunulmaz olacaklar. Sonrası mı? Sonra ne yaparsan yap, nasıl olsa kimse hesap soramaz.

ŞUARA 44: Ve Firavun’un büyücüleri halatlarını ve sopalarını platforma bıraktılar ve dediler ki: “Firavun’un gücü sayesinde galip gelecek olan biziz, biz!”

Yaa, işte öyle!
Neymiş? “Firavun’un gücü sayesinde” galip geleceklermiş! Bileklerinin gücüyle değil. Alınlarının teriyle değil. Emek verip hak ederek değil. Terazinin bir kefesinde Firavun’un kılıcı varsa, öbür kefesine Kaf Dağı’nı da koysan yerinden oynatamazsın.
Dünya tarihinde tüm Firavunluklar, hayatlarını Firavun’lardan çok, onların gücüne sığınanlara borçludur. “Firavunum için” diye kendilerini ortaya atarlar, aslında dertleri başkadır. Kendi çıkarlarıyla Firavun’un çıkarlarını tevhit etmişlerdir.
Firavun’un büyüsü bozulmasın diye, Firavun’un büyücüsü olmaya hazırdırlar. Üfürükçülüğün daniskasını yaparlar, Musa’ya üfürükçü yaftası asarlar. Akı kara, karayı ak gösterirler. Alçağı yüce, yüceyi alçak tanıtırlar. Suret-i haktan görünerek Şeytanlığın âlâsını yaparlar. İşleri güçleri illüzyondur. İblis’i İdris kılığına sokarak pazarlamada üstlerine yoktur. Mucize’ye “büyü, batıl inanç, üfürükçülük” diye arsızca iftira ederler de, Firavun’un büyücülerinin illüzyonlarını “mucize” diye yutturmaya kalkarlar.

ŞUARA 46-49: En sonunda Firavun’un büyücüleri hep birden yere kapanarak şöyle dediler: “İman ettik Alemlerin Rabbine! Rabbine Musa ve Harun’un!
Firavun dedi ki: Demek siz benim iznim olmadan ona inandınız, öyle mi? Anlaşıldı ki o sizin üstadınız: Bana muhalefetinizden dolayı ellerinizi ve ayaklarınızı keseceğim, topunuzu asacağım!

Firavun’un gibi düşünmezsin ha! Gel bakalım öyleyse; ölümlerden ölüm beğen!
Kur’an’ın kıssasının sonu güzel bitiyor: Firavun’un büyücüleri yola geliyor.
Darısı onların son modellerine.

Mustafa İslamoğlu

Kitap okumak ?

- Türkiye’de her bin kişiden 1 kişi kitap okuyor.
- Ülkemizde temel ihtiyaç maddeleri sıralamasında kitap 235. sırada yer alıyor.
- Japonya’da kişi başına yılda 25, İsviçre’de 10, Türkiye’de ise 6 kişiye bir kitap düşüyor.
- Resmi kayıtlara göre Türkiye’de 1.434 kütüphane var lakin 400 binden fazla kahvehane var.
- Kütüphanelerimizde bulunan kitap sayısı Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında çok düşük. 80 milyonluk Almanya’da bulunan kitap sayısı 150 milyon, 72 milyonluk ülkemizde sadece 13 milyon kitap var.
- Uluslararası Kütüphane Dernekleri Federasyonu (IFLA) standartlarına göre ülkemizdeki halk kütüphanelerinde 123 milyon kitap bulunmalı.
- 5 milyonluk Finlandiya’da 1.202 kütüphane varken ülkemizde 1.434 kütüphane var.
- IFLA standartlarına göre bir ülkede ortalama 10 bin kişiye bir kütüphanecinin hizmet vermesi gerekirken Türkiye’de bu rakam 70 bin kişiye bir kütüphaneci.

Kaynak:Genç Beyin

Direnişi çizmek

Naji Al Ali

Filistinli karikatürist Naci El Ali’nin Londra’da vurularak öldürülüşünün yirmi yıl sonrasında onu hatırlamak için…
Orta yaşlı bir adam kimliği belirsiz kişiler tarafından bir Londra sokağında vurulup o ölümcül yarayı alalı neredeyse 21 yıl oluyor. Fakat Arap dünyasının bilinen en yetenekli karikatüristlerinden biri olan Naci El Ali’nin anısı yaşamaya devam ediyor.
El Ali’nin büyük kısmı Filistinli bir mülteci olarak yaşadığı deneyimlere dayanan çalışmaları bugünlerde Londra’da merkezî bir galeride sergileniyor. Halkının yeniden manşetlerde yer aldığı bu günlerde ve İsrail’in kuruluşunun, Filistinlilerin deyimiyle “nakba” yani “felaketin 60. yıldönümünde, bu serginin açılmış olması acı bir ilişki… Chelsea’de 1987 Temmuz’unda katledildiğinde 49 yaşında olan El Ali, Kuveyt gazetesi ElKabas için çalışıyordu. 1948 savaşında henüz 10 yaşındayken Celile’deki köyünü terk etmeye zorlanıp Güney Lübnan’da sefalet içindeki bir mülteci kampında büyümüş bir adamın Ortadoğu’nun en ünlü ve en çok kazanan karikatüristi olması, olağanüstü bir başarı.
Beyrut’ta, Kuveyt’te ve son olarak Londra’da çalışırken, aldatıcı bir yalınlıkta ve profil çizimleriyle Arap hükümetlerini, İran’ı, Amerika’yı hedefliyordu. Ve tabii ki öldüğünde Gazze Şeridi ve Batı Şeria’yı işgali 40 yılı bulan İsrail’i…
El Ali’nin imzasını taşıyan Hanzala (Arapça’da acımasız bir çöl bitkisinin adı) adlı kıvırcık saçlı, yalınayak ve paçavralar içindeki çocuk karakter, 1969’dan itibaren Filistin direnişinin sembolü haline gelmişti. Hanzala’nın çocuksu masumiyeti, savaşın zulmü altında ezilen toprakların vahşi gerçeklerine, yozlaşmaya, eşitsizliğe ve acı çeken yığınların gözünde petrol zenginliğini küçülten gamsızlığa göğüs geriyordu.
1973 savaşından sonra, Arapların İsrail’le olan çatışmalarına dair barışçıl çözüm yönünde baskılar arttığında, sırtı dönük ve ellerini arkasında birleştirmiş olan Hanzala, çizerinin açıkladığı gibi Filistin sorununa “dışsal çözümlere” karşı çıkıyordu.
İsrail tarafından Yaser Arafat’ın FKÖ’sünü yok etmek için başlatılan 1982 savaşı sırasında Lübnan’da yaşayan El Ali, halkının ihanete uğratıldığını hissetti. O sıralarda yapılan röportajlarda, gittikçe geçerlilik kazanmaya başlayan “Filistinlilerin İsrail’in yanında bir eyaleti kabul etmek zorunda oldukları, çünkü yitirdikleri topraklarının tamamını asla geri alamayacakları” düşüncesi karşısındaki dehşetini ifade etti.
“Ona göre Siyonistler düşmandı, fakat FKÖ’yle olan sorunu FKÖ’nün onu Celile’ye geri getürmeyecek olan politikalarıylaydı” diye açıklıyor oğlu Halit. Bu makul bir hatırlatma… Ortaya konulan ya da İsrail hükümetinin tartıştığı hiçbir Ortadoğu barış planı, milyonlarca mültecinin ve onların torunlarının Filistin’de daha önce yaşadıkları evlerine geri dönmelerine izin vermiyor. El Ali, İsrail’i, Arap rejimlerini ve Amerika’yı fırçalamakta korkusuz olduğu kadar, en keskin iğnelerinin bazılarını kendi halkı için saklamış vatansız bir Filistinliydi. Yakın mesafeden yüzünden vurulduktan sonra Londra’da bir sinir cerrahisi koğuşunda yaşam savaşı veriyordu. Hemen sonrasında Britanya Polisi İsmail Sowan adında Filistinli bir öğrenciyi tutukladı. Hem FKÖ hem de İsrail istihbarat servisi MOSSAD adına çalışan bir ikili ajan olduğu ortaya çıkan Sowan, el Ali’yi öldürmek üzere yapılan plan hakkında üstleri tarafından bilgilendirildiğini iddia etti. Bu durum Britanya ve İsrail arasında bir dizi krize yol açtı. Sowan, silah ve patlayıcı bulundurmaktan hüküm giydi.
El Ali’nin ünü, 1992 yılında bir Mısırlı tarafından çekilen başarılı bir biyografi filmiyle perçinlendi. Ve küçük Hanzala farklı bir imajla anahtarlıklarda, posterlerde, Filistinlilerin diğer hatıralık eşyalarında ve son yıllarda da İsrail’i Batı Şeria’dan ayıran “utanç duvarı”nın beton bloklarında yaşamını sürdürüyor.

naji-al-alihanzala.jpg
Naci El Ali, İsrail’e karşı on yılların yararsız “silahlı mücadelesinden daha başarılı olduğu kanıtlanan “taş savaşı” yani birinci intifadanın başlamasından birkaç ay önce vurularak öldürüldü.
“Filistinlilerin Filistinlilerle çatışmasından memnun değildi” diyor Halit ve “Çizimleri açık olarak gösteriyor ki o bütünlükten yanaydı. 25 yıl önce bunu söyledi ve bugün olsa yine aynı şeyi söylerdi.” diye ekliyor.
El Ali’nin çalışmaları ilginçliğini sürdürüyor, ve sürdürmeye devam edecek, fakat görüşleri pek de gerçekleşecek gibi durmuyor. Bir keresinde “Hanzala 10 yaşında doğdu, ve daima 10 yaşında olacak” diyor ve şöyle açıklıyordu: “Ben anavatanımı o yaşta terk ettim. Anavatanına geri döndüğünde Hanzala hâlâ 10 yaşında olacak ve ondan sonra büyümeye başlayacak. Doğanın kanunları ona etki etmeyecek. O benzersizdir. Anavatana geri döndüğünde, her şey tekrar normale dönecek.”
Çeviri: Adil Akbaş
(IAN BLACK / THE GUARDIAN / BİRGÜN)

Sonraki Sayfa »


بسم الله الرحمن الرحيم

Her hayrın başı.

Bloguma gelen

  • 41,349 . ziyaretçisin
visitor stats

Flickr

Burj al-Arab

More Photos

İnsani Yardım Vakfı